Dağ başında va’zeden derviş

DAĞ BAŞINDA VA’ZEDEN DERVİŞ

(BSN’ye)

 

 

Geldiğimde gitmiştin. Ayak izlerin vardı. Çokça yürüdüğün ıssız dağ doruklarının yabanıl kokusu sinmişti bu izlere. Kızgın güneşlerde arınan uçsuz bucaksız kum çöllerinin derinliği kavruk bir esinti halinde hala gidişinin tazeliğini hissettiriyordu. Zaman ve mekân birbiri etrafında dönen iki iplik gibi sarılmış ve düğümlenmişti. Varoluşun akışını damarları kabaran ince ellerinle, iki ucundan kavramış ve düğümlemiştin.

Gitmiştin. Bir parça bulut, bir avuç yağmur ve biraz güneş doldurarak bohçana ve kuş sesleri serperek sarığının kıvrımlarına ve arkanda kocaman ayak izlerini bırakarak gitmiştin. Yetişemedim.

Geriye ayak izlerin ve gözlerin kalmıştı. Bir gece kopkoyu bir yalnızlığa bürünerek ağladığımda –o deniz kenarındaki evde, hiç görmedin orasını belki ama senin evin diyorduk orası için ve biz senin misafirlerindik- gece delinmiş ve ısrarla gözlerimi diktiğim kısık gözlerin birden büyümeye başlamış, iki çağlayan gibi odayı doldurarak ruhumdaki ürperişleri ılık dokunuşlarla sarmıştı.

Gelişin derin vadilerde yankılanmıştı. İnsansız tabiatın kucağında boy veren arı duru bir gölgeydin ve ışıltılar saçıyordun. Baktıkça kamaşan ürkek göz bebeklerime anlatamıyordum gölgeliğini. Sarığında taşıdığın eleğimsağma ile ışıyan, ışıldayan bir gölge.

Gidişin gelişinden daha garipti. Eğer dağlarla ve çiçeklerle konuşmasını bilseydim senin gibi, belki koşardım arkandan yalınayak. Ama dağlar sadece susuyor, çiçeklerse korkulu gözlerini dağların çatık kaşlarından ayıramıyorlardı.

Ayak izlerine gelince; suya düşen böcekler gibi içinde cüceler var ve diğer ayak izine ulaşabilmek için içine düştükleri çukurdan boğulmadan çıkmaya çabalıyorlar.

Hala yürüyorsun.      Uzakta göğün ufku kestiği çizgide arkasında ışıltılı izler bırakarak yürüyen ince bir siluet olarak sen doğuyorsun içime çevirdiğim gözlerime.

Karanlıklar boşalınca üzerine kentin ve çocuklar nefes alamaz olunca sen uzak dağbaşlarından güneşler kopararak onlara koştun. Ve geniş bir gökyüzüydü cübbenin ardında sürüklenen… Sen kaşlarını çattıkça gökyüzü gülümsüyordu. Senin, karıncaların dostu olduğunu emektar çam ağacından öğrenmişti.

Bir gezgindin, göğü sopasıyla delip mavi sular akıtan bir derviş. Çetin açmazların buhranında pişen düşünceleri aç ruhlara sundun.

Biliyorum şaka değil, gittin. Gittin ve gelmeyeceksin. Çocuklar ve karıncalar bekleyecekler seni. Sen ise rüzgârda savrulan cübben ve sarığınla kum dolmasın diye kıstığın gözlerini ufuktaki son aydınlık huzmelere perçinleyerek yürüyecek yürüyeceksin. Bilinmedik menzillere doğru.

Sılası olmayanların gurbeti olmazdı. Ve sen kendi sılasını ve gurbetini içinde-gittiği her yere birlikte-taşıyanlardandın. Senden öğrendik gurbetin mekânsal olmadığını. Senden öğrendik ağaçlara göz kırpmayı, çeşmelere selam vermeyi, bulutlara el sallamayı…

“Dağ başında v’az ettin” ve gittin. Ne söyledin bizlere?

“Muhabbetin muhabbete, düşmanlığın düşmanlığa layık olduğunu” söyledin, hepimizi kucakladın.

İsteklerimizin bizi yorduğu ve istememeyi istediğimiz demlerde derin çelişkilerimize, kozmik yalnızlığımıza teselli oldun: “vermek istemeseydi istemek vermezdi”.

Okumayı öğrettin onlara, sonra kendilerini öğrettin. Sonra kendilerini okumayı öğrettin: “akıl tatili eşgal etse de vicdan unutmaz” dı.

Pirenin gözü ile güneş mütemmimdi. Varoluşu tanıttın, bütünselliği…Gördüğünü görmek değildi önemli olan, bakmayı öğrettin. Bulduklarını sahiplenmek de önemliydi kuşkusuz ama aslolan aramayı öğrenmekti. Bulduğun muydu aradığın mı can alıcı olan arayışın mı? Bulduğun için değil aradığın içindi hayranlığım. Ve doğrusu aradığın için de değil arayışın için…

…ve yorgun gözlerimiz perdenin ardını seçmeye çalışırken nefesindeki titreşimleri duyduk: “Alemi şehadet, avalim-ül guyub üstünde tenteneli bir perdedir”.

Perdenin önünde biz vardık.

Ardında da biz.

Perde de bizdik.